Tüketici Köşesi İçimizden Biri

Tiyatro yaşamınız nasıl başladı?
Annem üniversitede görevli olduğu için üniversitenin anaokuluna gidiyordum. Beş yaşlarında idim. Kuklalarla oynamayı ve seyretmeyi çok seviyordum. Herkesi beni seyretsinler diye zorluyordum. Sonunda günde 15 dakika kadar beni seyretmeye razı olmuşlardı. Lisenin son sınıfında kararımı vermiştim, tiyatrocu olacaktım. Lise sonrası İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi ve Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde öğrenim gördüm. Benimle beraber okuyan arkadaşlarımdan Demet Akbağ, Yasemin Yalçın, Gülen Kahraman, Roset Hubeş, Özdemir Çiftçioğlu ve yıllardır Berlin'de sanat yaşamını sürdüren Tayfun Kalender. Hocalarım ise; Çetin İpekkaya, Yıldız Kenter, Mehmet Birkiye, Suat Özturna, Cüneyt Türel, Engin Uludağ ve Müjdat Gezen’di.

İlk sahneye çıkışım ise epey heyecanlı bir deneyimdi benim için... Yıldız Kenter'in tiyatrosunda "Arzu Tramvayı" sahneleniyordu. Oyundaki bir oyuncu hastalanmıştı. Bana haber verdiler. Çok heyacanlanmıştım. Oyunla ilgili hatırladığım tek şey, iki katlı dekoru nasıl salladığımdı !

Konservatuvarın tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra profesyonel oyunculuk kapsamında hangi tiyatrolarda görev aldınız? Bu süreçte çok sayıda ödül aldığınızı biliyoruz. Bunlardan söz edebilir misiniz? Başarılı olmanızı neye bağlıyorsunuz?
Konservatuvarın Tiyatro Bölümü'nden mezun olduktan sonra sırasıyla Dormen, Kenter ve İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda oynadım. 1989'da sahnelenen "Kral Lear"daki "Cordelia" ve "Soytarı" rollerimle "Avni Dilligil" ve "Kültür Bakanlığı En İyi Kadın Oyuncu" ödüllerini, 1991'de "Vanya Dayı" oyununda "Sonia" rolü ile "Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu", 1992'de "Tartuffe"teki "Elmire" rolü ile de "Kültür Bakanlığı Başarı Ödülü" aldım. 1996 yılında da AKSM Prodüksiyon Tiyatrosu'na girdim. 1996 yılında AKSM Prodüksiyon Tiyatrosu'ndaki ilk oyunum olan "Abelard ve Heloise" ile "Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu", ikinci çalışmam "Alacaklılar" ile de "1998 Afife Jale En İyi Kadın Oyuncu Ödülü"nü aldım. Yine AKSM'in 2002'de sergilediğimiz "Tek Kişilik Şehir" oyunuyla da "Afife Jale En İyi Müzikal-Komedi Kadın Oyuncu Ödülü"nü aldım.

İşimde prensipli ve disiplinliyim. Prensipleriniz doğrultusunda hareket etmek ve disiplinli olup, çok çalışmak, yaptığınız işi önemsemek başarıyı getirir, buna inanıyorum. Ayrıca kalite standartlarınızın olması da başarıyı pekiştirir.

Son oyununuz Nathalie’de evliliği boyunca acı çekmiş bir soprano olan Sonia’yı canlandırıyorsunuz. Sonia, ayrı yaşadığı eşinden intikam almak istiyor. Acı çekmiş yaralı bir kadın olarak Sonia, yeniden iktidarı eline almak ve bitiremediği ilişkisini kendi yarattığı Nathalie üzerinden sürdürmek isteyen bir kadının duygularını ve saplantılarını yansıtıyor. Bu süreçte de ilginç bir yöntem buluyor. Oyundaki Sonia karakterini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sonia, bir diva... Sıradan bir kadın değil. Herşeyden önce çalışan, kariyer sahibi, başarılı bir sanatçı, çok güçlü, düzeyli, entellektüel, yaratıcı ve sıradan bir kadına göre hayatı daha dramatik yaşayan bir kadın. Hayatını kurgulayabilen, teatral yaşayabilen dramatik bir kadın Sonia. Kendisinin yarattığı Nathalie karakteri üzerinden eski eşiyle bitiremediği, daha doğrusu bitmesini kabul edemediği ilişkisini sürdürüyor bir anlamda... Onun hayatını kontrol ediyor. Aslında çok ama çok acılı bir kadın Sonia –çok güçlü görünen ama yaralı bir kadın- onun hissettiği acıyı oyunda yüreğinizde hissediyorsunuz.

"Nathalie" nasıl ortaya çıktı?
Zuhal Olcay ile birlikte iki kişilik bir oyunu sahneleme isteği ikimizde de vardı, daha önce biraraya gelememiştik. Oyun arayışı içindeydik. Yıllar önce İstanbul Şehir Tiyatroları’nın repertuvarında yer alan iki kişilik bir oyunu öncelikle sahnelemek istedik ama senaryoyu alma girişimlerimizin olduğu günlerde oyunu yeniden repertuvarlarına aldılar, onlar için de iyi oldu. Biz de başka bir oyun arayışı içine girdik. Bu süreçte Nathalie’nin yazarı Phillipe Blasband’in eşi Aylin Hanım, ortak bir aile dostumuzun yiğeniydi. O yaz Marmaris’e geliyorlardı. Ancak, programlarımız uyuşmadığından Marmaris’te biraraya gelemedik. Daha sonraki yıl İstanbul’a gelişlerinde adaya davet ettim. Phillipe Blasband, filmleri ödül almış başarılı bir senarist ve yönetmen. Geldiklerinde kendisine ait oyunları da okumam için bana bırakmışlardı. Ben bütün gece oyunların metinlerini okudum. Nathalie de bu oyunlardan biriydi, okuduğumda çok heyecanlandım, sabah çok erken saatte Zuhal Olcay’a uyandırmamak için mesaj ilettim, ardından telefonda oyunu tüm detaylarıyla anlattım. Zuhal Olcay da heyecanlandı. Bu işi yapmaya karar verdik ve hızla işe koyulduk. Işıl Kasapoğlu, oyunun yönetmenliğini üstlendi. Ekip olarak bu oyunu sahnelemekten dolayı çok mutlu olduğumuzu belirtmeliyim.

Oyun, Belçikalı yazar Phillipe Blasband tarafından yazılmış. Oyun, Türk yazar tarafından Türkiye koşulları içerisinde yazılsaydı, Sonia yine intikam mı alırdı yoksa kendi kabuğuna mı çekilirdi? Bizim kadınlarımız sizce nasıl bir tutum sergilerdi? Ayrıca, Sonia kültürlü ve çok başarılı bir kadın profiliyle sahneleniyor. Kültürlü, güçlü ve başarılı kadınların sayısı ülkemizde sizce nasıl artar? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Oyunun yazarı Phillipe Blasband’in annesi İranlı, babası Belçikalı. Uzun yıllar ABD’de yaşamış, eşi de Türk. Doğu kültürüne çok uzak bir yazar değil. Ancak, Sonia seviyesinde kadınlar, Avrupa ülkelerinde bile çok sayılı... O nedenle Türk kadınları ne yapardı şeklinde bir karşılaştırma yapmak da çok zor. Bilim, iş dünyası ve akademi bazında Avrupa ülkelerine baktığımızda ülkemizde bu alanlarda kadınların hiç de azımsanamayacak sayıda olduğunu gözlemliyoruz. Dolayısıyla oransal bir fark yok. Handikap, orta düzeydeki insanımızı yeterince eğitemiyor oluşumuzda bence... Hala kızlarımızı okula göndermek için kampanyalar düzenliyoruz. Kadının eğitim alması ve ekonomiye katkı yapması, ne yazık ki bu noktada çok içselleştirilebilmiş değil. Soruna bu noktadan bakmak gerekiyor. İşte bu noktada da "Sonia’nın yerinde Türk kadını olsaydı ne yapardı?" sorusunun yanıtını verebilmek oldukça zor, çünkü farklı sosyoekonomik seviyelerde ve eğitim düzeyinde farklı davranışlar sergilenmesi mümkün.

Oyunculuğunuzun yanı sıra sizi seslendirme sanatçısı olarak da tanıyoruz. Tukaş’ın reklam filmlerinin de seslendirmeleri sizin tarafınızdan yapıldı. Bu yöndeki çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
1985 yılında konservatuvarda öğrenciydim. TRT yıllarıydı. O zaman reklam piyasasında da seslendirme yapılabilmesi için denetimli bir ses olunması koşulu bulunuyordu. Metinlerin yazılmasından, çekime ve seslendirmeye kadar tüm süreçler denetlenmekteydi. Ben TRT’nin denetim onayı almış seslerinden biriydim. İlk seslendirme yaptığım reklam, bir deodorant reklam filmiydi. Daha sonra çok sayıda reklam filmi ve belgesellerin seslendirme çalışmalarına katıldım. Bu arada Tukaş’ın 2002 yılından bu yana hazırladığı reklam filmlerindeki seslendirme çalışmalarını da ben yaptım. Eğlenceli ve mesajı çok açık keyifli reklamlardı.


Digital teknoloji çağı olarak değerlendirilen günümüzde tiyatronun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Tiyatro aslında sorgulayan, muhalefet edendir. Eski Yunanlılar’daki yazılı tiyatro metinlerine baktığımızda, sorgulamak ve muhalefet etmek, ağlatarak da gülerek de yapılmaktadır. Shakespeare, "Tiyatro, dünyaya ayna tutar" der. İnsanlar, yaşadıkları hayata ve kendi dünyalarına ayna tutmak istedikçe, dil değişse de tiyatro da kendi içinde yenilenerek değişecek ama hep hayatımızda olacak. Buna yürekten inanıyorum.

Son yıllarda dile getirilen "Tiyatro batıyor" söylemlerine de kesinlikle katılmıyorum. Tiyatro batmıyor, buna inanıyorum. Bir ihtiyacı karşıladığı sürece tiyatro hep olacak. Üstelik tiyatronun sadık bir izleyicisi var. Çok sayıda insana ulaşılamıyor olması, aslında ekonomik nedenlerden ve tiyatro sahnelerinin kapasitelerinin yeterli olmayışından kaynaklanıyor. Ne yazık ki iyi salonlarımız yok. Sonrasında ekonomiye yönelik planlarımız olmadığı gibi kültürel planlarımız da yok, en fazla 3-5 günlük planlar yapıyoruz. Günlük yaşıyoruz. Böyle bir eksiğimiz olduğu için teknik eksiklerimiz de var. Salonların çoğunun ışıklandırma ve seslendirme alt yapısının yeterli olmayışı nedeniyle teknik sorunlar yaşanıyor. Zamanla bu sorunların da çözüleceğine inanıyorum.

Öte yandan, tv izlemek tiyatroya ya da sinemaya gitmekten çok daha ucuz. TV izlemek için para harcamıyoruz. Ancak TV, yüreğimize ve beynimize de en ufak katkıda bulunmuyor. Edilgen, tek taraflı ve eşitsiz bir ilişki var TV ile izleyici arasında... Tiyatroda ise tam tersine izleyici ile oyuncular arasında etkileşimli bir iletişim vardır. Tiyatroda izleyiciler de oyuna katkıda bulunur, her oyun izleyicisine göre başka oynanır, oyunun akışı ve oyuncuların performansı ve sahneye yansıyan ışık, izleyicinin ışığına göre değişir. İşte bu etkileşim, tiyatronun hep varolmasını sağlayacak.

Tilbe Saran, mutfakta nasıldır?
Felaket! Yoğun tempo içerisinde yıllardır yemek yapamıyorum. Seher teyzemiz var, usta bir aşçı oldu çıktı. Ben yalnızca özel günlerde mutfağa girer oldum. Telaşlı ve aceleyim, bu nedenle de pratik ve zaman almayan yemekleri seviyorum. Doğal beslenmeyi seviyorum. Katkısız ürünleri tercih ediyorum. Tukaş’ın ketçap ve mayonezini de katkısız olduğu için kullanıyorum. Bu arada eşim Cüneyt Türel, tatlıyı çok sever. Tukaş’ın kazandibi, ıslak çikolatalı kek ve profiterolünü pişirdi geçtiğimiz günlerde...

Tilbe Hanım, keyifli söyleşi için size teşekkür ediyoruz.


   Bize Ulaşın - Site Haritası - Anasayfa